Kemaliye (Eğin) Dönüşü

Bol mide bulantılı yolculuktan sonra kampa varıyoruz ve hızla çantamı topluyorum. Erzincan'a gidecek olan arabaya yetişmemiz için İsmail bizi merkeze bırakıyor. Akvaryuma koyacağı balıkların hepsi öldüğünden İsmail bir hayli üzgün görünüyor. Birkaç kelam ile onu teselli etmeye çalışarak vedalaşıyoruz. Merkeze vardığımızda aracın müşteri olmadığından kalkmayacağını öğreniyoruz. İsmail'in ofisinde biraz dinlenmeye davet ediliyoruz. Ofiste oturan beyefendi ile İsmail'den bahsediyoruz ki kendisinin suratsızlığından dem vuruyor nasıl anlaştınız o mendeburla diyor ki, espri yaptığını sonradan çakıyorum. Böylece tanışmış oluyoruz İsmail'in babası ile. İsmail'in babası Eğin'in belki de tek turist rehberi, aynı zamanda doğa fotoğrafçısı ve Eğin'in fasıl ekibinden. Bu arada Ilıç'a gidecek olan bir aracın olduğunu öğreniyoruz ve onun saatini beklerken de İsmail'in babasıyla Eğin türküleri dinliyoruz. Kalkıp halay çekiyorum ve İsmail'in babası-adını hatırlayamıyorum-yüzünde şaşkınlıkla izliyor beni. Ramazan ayında yaptığım bu hareket fazlasıyla takdir edilesi kanımca.

Ilıç'a giden otobüse binme vakti geliyor, İsmail'in babasıyla da vedalaşıp koyuluyoruz yola. Araç bizi Bağıştaş İstasyonu'na yakın bir yerde indiriyor. Biraz yürüdükten sonra yağmurun altında sığındığımız kafe'ye geliyoruz, burada bizi bir gece bekliyor. Sabah erkenden 6 treniyle Erzincan'a dönmeyi düşünüyoruz. Kafedekiler seviniyor bizi görünce. Varır varmaz Bağıştaş'ın ünlü tostlarından yiyorum bir tane. Akşam Serdal ile muhabbet ederken Serdal'ın sulu boya sevdalısı olduğunu öğreniyorum. Malzemeleri çıkarırken ve yaptığı resimleri gösterirkenki heyecanına tanık olmak keyifliydi gerçekten. Uzun zamandan beri resim yapmadığını söylerken gözlerinden buram buram özlem okunuyordu. Bağıştaş Tren İstasyonu'nda bir kahvehanede okey sesleri arasında suluboya yapmak ilginç bir deneyimdi gerçekten. Suluboya yapmayı çok sevdiğimi fark ediyorum bir kez daha. Suluboya yaparken kağıda değen renklerin hangi renge ve şekle dönüşeceğini tahmin edememek beni çok cezbediyor. 

Boya faslından sonra Serdal'ın Ankara'dan arkadaşı Çetin'in arka bahçede programı başlıyor. Düğünlerde çalıp söyleyen Çetin esprileriyle ortamı kırıp geçiren cinsten bir arkadaş. Orguyla birkaç sanat müziği ve türküden sonra kendimi Ankara'nın Bağları'nda ortada oynarken buluyorum, bir de gençleri kaldırmaya çalışıyorum ama herkesler utanıyor, yerlerinde sallanmaya devam ediyorlar. Çetin baktı ki türkülere şarkılara eşlik ediyorum bana mikrofon uzatıyor, yabancılıyorum mikrofonu, sanki sesimle ortam ve ortamdakiler arasına yabancı bir cisim girmiş gibi hissediyorum. Bırakıyorum mikrofonu ve yıldızlara bakarak çıplak sesle devam ediyorum söylemeye. 

Program bittikten sonra dinleyiciler dağılıyor, Bağıştaş İstasyonu sessizliğine çekiliyor. Geliyor çadırları kurma vakti, çadırımı ilk kez kuracağımdan heyecanlıyım. Çadırı açtığımda çadırın direklerinin bir bölümünün aralarındaki bağlantının kopuk olduğunu fark ediyorum. İlk kez çadır kurduğumdan acaba ben mi yanılıyorum derken etrafıma toplanan bir sürü erkek arkadaş da doğruluyor durumu. Ve başlıyor çadır kurma maceramız elinde viski kadehiyle başımızda espriler yapan Çetin'in kahkahalarıyla. Uzun süren uğraşlardan sonra kampçı gençler direkleri koli bandıyla birleştirerek çadırımı kuruyorlar. Herkesle vedalaşıp çadırıma çekiliyorum. İlk kez çadırımda kalıyorum, içerisi çok rahat görünüyor. Çadırda birkaç saat geçirip trene bineceğiz zaten. Hava bir hayli serin, uyku tutmuyor. Çıkıp bir ara gecenin sesini dinliyorum, Anadolu'da bir köyde tren istasyonun yakınında çadırda kalmak vay be diyorum, gerçekten heyecanlı. Ve kuşların şarkısıyla günün doğuşuna şahitlik etmenin tadına varıyorum.



Çadırımı kurmaya çalışanlar ve espri yapan battaniyeli Çetin


Tren saati yaklaşırken çadırı toplamaya çalışıyoruz ve çadırı toplarken sarf ettiğimiz efor kurarken sarf ettiğimiz eforun üzerine geçiyor sanki. Çadırı bir şekilde tıkıştırıp istasyona geçiyoruz. Gün ışıkları süzülürken yavaş yavaş yer yüzüne, aydınlık, berrak bir havada, karşımda duran dağlar, göller ve kuşların şarkısı ile tren bekliyorum. İstasyonda bir ben bir de Hasan var. Raylar, istasyondaki çan, sarmaşıklar ve çeşme gözümün önünden gitmiyor. 



Bağıştaş Tren İstasyonu

Trene binince tren yolculuğuna duyduğum özlemi fark ediyorum bir kez daha. Trenin aheste aheste yol alışı, yol boyunca gördüğüm dağlar, dereler, rengarenk kır çiçekleri mutlu etmeye yetiyor beni. Manzaralar eşliğinde yazmak ne hoş olur deyip defterimi kalemimi çıkarıyorum ve günlerdir uykusuz kalışımdan olsa gerek dalıp gitmişim. Uyku ile geçen trenn yolculuğundan sonra eve vardığımızda uzun bir uykuya bırakıyorum kendimi. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hindistan'da Tek Başıma ilk Tren Yolculuğum

Hindistan Aşkı Üzerine Karalamalar

Yalova Dergah