Halfeti Günlüğü

Urfa'dayım eski adıyla El-Ruha'da. Balıkların kutsal sayılıp yenmediği, peygamberler diyarı kentte...Dışarıda çöl sıcakları, yel sıcak sıcak yalamakta yüzümü, kıyafetlerim terimden defalarca yıkanmış yapış yapış üzerimde. Urfa sokaklarından bir kafeden yazıyorum bunları, gezginlerin uğrak mekanı Limon Kafe'den. Buranın serinliği ve çalan türküler nefes almama yetiyor. Halfeti'ye gidecek kimse çıkmıyor aracıyla, çıkanlar da içime sinmiyor. Sıcaklardan da beynim yanmış vaziyette ne yapacağıma karar veremez halde kafede dinlenmeye çekiliyorum. 

Kafenin sahibi Ahmet ile masada oturup sohbet ederken bir arkadaş geliyor masamıza. Mehmet imiş ismi, müzisyen bir can. Alıyor eline bağlamayı ve çok sevdiğim kürtçe şarkılardan söylemeye başlıyor. Aşıklarla karşılaştığım için seviniyorum yine. Birden kafe şenleniyor, bir arkadaş daha giriyor içeri. Ahmet, Halfeti'ye gidelim mi diyor ve hadi gidelim diye cevap çıkıyor ekipten. Birkaç gündür o kadar çabaladım Halfeti'ye gitmek için bir anda hiç beklemediğim anda dileğimin gerçekleşmesi bir kez daha gösterdi ki, niyetinizi koyduğunuzda ortaya evren karşılığını veriyor. 

Kendimi Halfeti'ye giderken ve son ses türküler söylerken buluyorum. Yol boyunca şakalaşmalar, türküler gırla gidiyor. Halfeti'ye vardığımızda sıcaktan pek gezemesek de, suyun üzerindeki tekne-restaurant tarzı yerlerde oturuyoruz. Arkadaşlar rakı sofrası yapmadan gitmeyiz buradan diyorlar, ben içmiyorum ama keyifle rakı kokusunu çekiyorum içime. Ayrıca rakı sofralarının muhabbetini de özlemişim. İçmesem de o ortamı solumak çok iyi geliyor. Masada sanat müziği, türküler söylüyoruz, öyle özlemişim ki...Özgürce şarkı söylemek çok iyi geliyor, bir ara önümde yanan bir alev topu görüyorum. Çığlık atıyorum gayri ihtiyari ki, sonradan açıklama geliyor. Türk kahvesi, Halfeti'de böyle alevler içinde servis ediliyormuş yanında bir karagül ile. Karagül, sadece Halfeti'de yetişen bir tür. Öğreniyorum ki,  bu gülün tohumları başka bir yere taşındığında rengi kırmızı oluyormuş. Siyah gül, yalnızca Halfeti'de siyah gül oluyor. 

Kendimi Urfa'da değil de, Egede bir sahil kasabasında hissediyorum. Urfa'nın ortamıyla Halfeti'nin zerre kadar alakası yok diyebilirim, suyun hikmetinden olsa gerek burası çok daha açık görüşlü bir yer. Bir ara tekne turu yapalım diyorum, arkadaşlar keyfini pek bozmak istemiyor, ben de vazgeçiyorum. Akşama Mehmet'in düğüne yetişmesi gerektiğinden erkenden kalkıyoruz. Tam da tadını çıkarma zamanlarında geri dönüş yoluna geçiyoruz aslında. Gün batımında tekne turu yapmadığım ve sular altında kalmış minareyi göremediğim için biraz üzülüyorum. Ama biliyorum ki Urfa'ya yeniden geleceğim. Hatta gelip Halfeti'de kalmak ve suya girmek bir dahaki geldiğimde yapılması icap edilenlerden.


Sandım ki Yunan adalarındayım

Bu cami de sular altında kalacak diye boşaltılmış ama kalmamış

Halfeti ekibinden bir kısım camiyi keşfe çıkmışlar

Dönüş yolunda karşımda dumanlar içinde sıra sıra dağlar, fıstık ağaçları ve tepemde ay. Gidiş yolunun aksine bu kez arabada çıt çıkmıyor, çalan şarkıların hüznüne daldık sanki...Ay en sevdiğim halinde, hilalde...Ayın şavkı vurmuş hepimizin yüzüne, herkesin yüzünde burum buram hüzün kokuyor..Halfeti, ah suyun altında kalan kadim şehir, mavi suların, karagülün, ah insan olan yanlarım, ah her halimle seviyorum kendimi...seviyorum insanları, yaralarımızı, seviyorum gezmeyi, seviyorum hayatı, seviyorummmmm. Doğunun insanını bir başka seviyorum, kocaman yürekleriyle misafiri el üstünde tutan, nasıl ikram edeceğini şaşıran, yatağını veren, yüreğinin en derinlerine kadar yer açan, yanık sesli insanlara bayılıyorum. Ben Anadolu'nun Mezapotamya kısmını, insanlarını da çok sevdim. Dünyayı dolaşmadım henüz ama kalıbımı basıyorum ki bu kadar açık yürekli insanların toplandığı bir toprak parçası daha yok.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hindistan'da Tek Başıma ilk Tren Yolculuğum

Hindistan Aşkı Üzerine Karalamalar

Yalova Dergah