Marmaris/Turgut Köyü'nde Geçen Günler


İşten ayrılalı bir hafta olmuştu, canım dostum Ebru ile Antakya'ya gezmeye gitmiştik. Antakya'nın ünlü Uzun Çarşısı'nda bir ulu bir çınar ağacının altındayken Ankara'dan arkadaşım aradı. Marmaris Turgut Köyü'nde yaşayan arkadaşlarının evden bir süreliğine ayrılacakları için köpeklerine ve tavuklarına bakacak birine ihtiyaç duyduklarını ve benim böyle bir şey isteyip istemeyeceğimi sordu. Ben de önüme çıkan bu güzel fırsatı değerlendirmek istedim ve evet dedim. Böylece Ankara'dan uzakta geçireceğim bir aylık yolculuğumun ilk durağı belli olmuştu. Köye varmamla birlikte gördüğüm ormanlar, Kızkumu manzarası şehrin keşmekeşinden çıkmış biri olarak beni bir hayli rahatlattı.  

Eve geldiğimde hem Cüneyt ve Türkan ile hem de birlikte bir süre geçireceğim Asi ve Asu ile tanıştım. Asu,  gördüğü her şeye havlayıp ortalığı velveleye veren şirin mi şirin cüsse olarak Asi'ye göre küçük bir hatun. Asi ise, ilgiye bayılan, muşmula çekirdeklerinden ağaç dallarına varan genişlikte bir yemek menüsü olan koca oğlan. Tanışıp kaynaşmalar yaşandı, ertesi gün Türkan ve Cüneyt yola koyuldu. Ev ahalisinin evden ayrılmasıyla birlikte benim için koca evin tadını çıkarma günleri başlamıştı. Sabahları herhangi bir yere yetişme telaşı olmadan istediğim saatte uyanıyordum. Güne yan tarladaki keçilerle selamlaşarak başladığımda "Doğada Pazartesi Yoktur" sloganının idrakini tam manasıyla yaşamış oluyordum. 


Asi ve Asu ile kaynaşıp oynaşmalar



Hey Geçiler, Günaydın

Meditasyon, nefes ve yoga çalışmalarından sonra evdeki bir dolu erzaktan dilediğim gibi kahvaltımı yapıyordum. Asi, Asu ve kümes ahalisinin kahvaltılarını çoktan vermiş oluyordum tabi. İlk günler yolun karşısındaki ormana gidip bitkileri tanımaya çalıştım. Kitabi bilgilerin ötesinde bitkilerle iletişime geçmek, onlarla konuşmak, hangi bitki neye iyi gelir öğrenmek çok hoşuma gitti. Tanıştığım bitkilerden yerel adıyla Çalba (bilimsel adıyla Phlomis fruticosa (Jerusalem sage) beni en çok etkileyen bitkilerden oldu. Aramızda kuvvetli bir çekim olduğunu hissettim. Etrafta gözünüzün alabildiği her yer şifalı bitki kaynıyordu. Papatya tarlasının ortasındaki gelincikler, mor yapraklı ebegümeciler, katır tırnağı, yabani havuç, daha bilmediğim niceleri. Bu süreçte Flora dizisinden Yeryüzüyle Konuşma Sanatı-Kutsal Bitkilerle Şifacı Olmak kitabını da okuyor olmak pek de iyi gitti doğrusu. Çünkü kitapta Kızılderili yerlilerinin bitkilerle girdikleri diyalogdan ve bu bitkilerin şifalarından bahsediyordu. Yeryüzüyle kalpten bir iletişime geçme sanatını anlatıyordu kitap aslında, yani hangi bitkinin neye iyi gelip gelmeyeceğinden öte bir bitkiyle kalpten kurulan bağın öneminden bahsediyordu.


 Çalba, bilimsel adıyla Phlomis fruticosa (Jerusalem sage)

Birkaç günüm Selimiye, Bozburun ve Turgut Şelalesini ziyaret ile geçti. Selimiye ve Bozburun'un denizinin berraklığı, temizliği beni çok keyiflendirdi. Neyse ki hala temiz, doğallığını koruyan yerler var. Hıdrellez gününde Şelalenin buz gibi sularında kutsanıp, suya okuduğum dilekler, sığla ağaçlarının altında oturup çizdiğim resimler kalbime kazınan anlardan oldu. 


Selimiye Manzarası

Günün kalan zamanlarında köyün yerlilerinden olan Melek'e gidiyordum ya da o uğruyordu bana. Melek'in el emeği göz nuru yaptığı tarlasından verdiği bakla, marul ve mis kokulu çilekler, muşmulalar ile beni besledi. Melek, yüzünde yılların yorgunluğu, gözleri ışıl ışıl, yüreği tertemiz bir kadın. İki çocuğu var, eşi marangozluk yapıyor köyde. Kaldığım günler boyunca Melek ile o kadar çok sohbet etme imkanımız oldu ki, sanki uzun zamandan beri tanıyor gibiydik birbirimizi. Artık samimi insanların olmadığından dem vurup açmıştı bana kalbini, gençlik fotoğraflarını gösterdiğinde o günlere duyduğu özlemi okuyabiliyordum gözlerinden. Saçları beline kadar uzanan, yemyeşil bakışlı, cıvıl cıvıl, esmer güzeli bir melek. Melek demlediğin çayları, kavurduğun fıstıkları, çökelek peynirlerini, yoğurdunun tadını unutmak ne mümkün. Bir sabah kahvaltı yaparken bana seslenip verdiğin gülleri de kokularını da unutamıyorum. O gülleri yere düşürdüğümde Asi'nin büyük bir iştahla gülü yemesini ve şaşkınlıktan bir süre öylece kaldığım anı da unutamıyorum.


Melek'in iki çocuğundan küçük olanı 12 yaşındaki Sema Nur. Annesiyle geçirdiğimden daha fazla zamanı Sema Nur ile geçirmiştik. Sema Nur, adı gibi nur yüzlü, bilge bir çocuk. Beni ormana götürüp yöredeki bitkileri tanıttığı, ağaçların üzerine kurduğu hayali salıncaklardan bahsettiği, birlikte meditasyon yapıp, ağaçlarla konuştuğumuz anlar, köyde geçirdiğim en büyülü anlardandı. Artık ne zaman bir ağaca baksam hangi dalına salıncak kurulur diye aklımdan geçmiyor değil. Bir de boncuk otlarını unutamıyorum, birlikte toplayıp boncuk otundan kolye yapacaktık, boncuk otlarını topladık ama ipe dizemedik. Evrende meğer görebildiğimizde ne çok rehber varmış diyorum. Rehber bazen bir bitki, bir ağaç olabildiği gibi bazen de bir çocuk olabiliyor. 


Orman gezintilerinin dışında Sema Nur ile bol bol resim yaptık, özellikle de suluboya. Bir keresinde Nur, adına "Sevgi Ağacı" dediği bir ağaç çizdi. Köklerindeki kalplerden beslenen, dallarında kalpten meyveleri olan ve bu kalpten mevyelerin insanlara dağıtıldığı bir ağaç bu dedi. Dilim tutuldu, gözlerim doldu ağacı anlatınca. Bir kez de Hıdrellez gecesi dileklerimizi çizerken yaptığı resmi görünce dilim tutulmuştu. Ben sırt çantasıyla dünya turu dileğimi çizerken, Sema Nur ise etrafında çocukların el ele tutuştuğu bir dünya çizmiş, sağlık, huzur ve barış dilemişti. İnanıyorum ki çocuklar şifa olacak bu yeryüzüne, öpüp kalbime koydum bu Nur'u. Bir kez de okuduğu kitapları gösterdiğinde şaşırıp kalmıştım. Düşünce Gücüyle İyileşme, İletişim Yolları gibi kitaplar okuyordu bu Işık. Ve bana söylediği "İçindeki güzellikleri göremeyenlerin sivilceleri olurmuş" cümlesi kazındı artık hafıza kayıtlarıma. 





Sema Nur'un Sevgi Ağacı

Sema Nur'un okulda olduğu bir gün ormana tek başıma gidip bir oyuk buldum. Köylülerin ekmek yapımında kullandıkları toprağı almak için kazdıkları bir oyuktu bu. Oyuğa gidip yattım, kapattım gözlerimi, dünyanın rahmindeydim işte, yeryüzünün koynunda...Ne bir telaş vardı, ne bir hırs, ne geçmiş ne gelecek. Nefeslerim ve kalp atışlarım da toprağın kalbiyle uyum sağlamıştı. Ne kadar tanıdık bir histi toprakla bir olmak. Özüm karıştı toprağın özüne, oradan bir çiçeğe ulaştım, dallarda hiç durmadan öten kuşların şarkısını dinledim uzun uzun, diledim duyabilsin insanlar da yeryüzünün şarkısını...

Ayı ve yıldızları izlemeye doyamadığım, adaçayı tütsüleri yakıp meditasyon seansları yaptığım, kendimle baş başa, yan yana, kalp kalbe geçirdiğim, "ben"i dinlediğim, anlamaya çalıştığım, sevdiğim geceler...Oy geceler...

Ayrılma zamanı yaklaştıkça, Melek'in gitme yahu biraz daha kal diye söylenmeleri artmıştı. Cüneyt ve Türkan'ın birkaç gün daha kalmamı rica ettiklerinde içine su serpilmişti Melek'in. Son birkaç günümüzden birinde Melekler beni annesi ve kardeşlerine ait olan arazilerine götürdüler. Arazi, deniz kenarında kocaman zeytin ve harnup ağaçlarının olduğu yoldan geçenlerin mola verdiği, piknik yaptığı ve denize girdiği doğallığını koruyan bir yer. Kekikleri görünce kendinden geçti Melek, elimize çuval alıp hemen toplamaya koyulduk. Kekiklerden demet demet çiçekler yaptık, kekiklerle banyo yaptık adeta. Her yanımız kekik kokuyordu. Kocaman keçiboynuzu ağaçlarının dallarına çıktığımda fantastik bir filmin ya da Ursula Leguin romanlarının birindeymişim gibi hissettim. Kökleri kayadan çıkmış, gövdesi devasa bir ağaç, dallarında yeşil yeşil keçiboynuzları, onların arasından sızan güneş ışınları buradaydım işte tüm bunların içinde.


Keçiboynuzu ağacı ile Sohbetler


Keçiboynuzları arasından sızan güneş ışınları


Melek ve kekik demetleri

Gitmeden bir gün önce hem Melek'e hem de Sema Nur'a mektup yazdım, hemen cevap geldi Sema Nur'dan. "Burcu Abla, ben senin dansını, sesini, resmini çok sevdim ama en çok da kalbini" diye başlayan mektubu okumaya başlayınca bunca bir kez daha dilim tutulmuştu. Mektubuna şöyle devam ediyordu "Dilerim hayallerini gerçekleştirirsin, önüne çıkan hiçbir engel seni pes ettirmesin, bir daha belki görüşürüz belki de görüşmeyiz ama ben seni hiç unutmayacağım." Bir de şiir vardı:

Burcu'nun Şiiri

Ben seni çok seviyorum
Uzayan bir yağmur gibi
Rüzgar gelir çarpar belki seni
Ceylan gibi sıçrarsın 
Uzun yolcuklara....

Sema Nur, Turgut 
11.05.2017

Okulunda, nesli tehlike altında olan türlerle ilgili bir ekipte olan Sema Nur'un söylediği Sığla Şarkısının sözlerini de burada paylaşamadan edemeyeceğim:

Gezdim dolaştım
bütün ülkeyi sonunda 
buldum ben o şehri
dünya aleminde tek bir yerdeyim
Muğla'nın kokusunu ben çok sevdim

Sığladır benim adım
Çok kullanışlıdır yapım
Sen de benden diksene
hep birlikte çoğalalım

Günlüktür diğer adım
Ülkemizde pek azım
Ne olur kurtar beni
Lazımdır size her dalım

Artık durmalıyız
Sığlayı kurtarmalıyız
Oksijen dolu havasını
Hep birlikte solumalıyız

Giderken yolluğuma nane, çökelek peyniri, fıstık ve keçi boynuzu tozu koyan Meleğim, nurdan yüzümü kamaştıran, kalbimi aydınlatan rehberim, bilge kuzum Sema Nur'um sizleri çok özlüyorum. Bir dahaki sefere yolumu sırf sizi görmeye düşüreceğim. Anadolu'nun köylerinde çocuklarla projeler, gönüllülük işleri vs. gibi  çalışmalar yapan arkadaşlarım Marmaris/Orhaniye, Turgut Köyü'nden Sema Nur'un sizlere bir çağrısı var. Bu okula da yolunuz düşer mi acaba. Hangi konuda olduğu fark etmez, yeter ki iletişim kurulsun, gönüller bir olsun. 



Okaliptüs Ağacı ile Sohbetler



Farklı açılardan bakmak hayata



Kır çiçeklerinden yaptığımız "Şifalı Otlar Mandalası"


 Sema Nur'un gözünden Karahindibalar ile dans



Ağaçlar arasında meditasyon 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hindistan'da Tek Başıma ilk Tren Yolculuğum

Hindistan Aşkı Üzerine Karalamalar

Yalova Dergah