Çandır'da Geçen Günler

Turgut Köyü'nde günleri yaşarken bir gün Emre'nin Çandır'da kalmak isteyen olur mu diye yazdığını görüp hemen sordum ben kalabilir miyim diye, hem ilk yazan ben olmuşum hem de Emre'nin de gönlünden geçen benim kalmamdan yanaymış zaten. Daha önce Turgut'u planlamadığım gibi Çandır'ı da, Emre'nin evden ayrılacağını bildiğimden hiç rotama almamıştım. Meğer evden ayrılmasına daha zaman varmış. Buna gerçekten çok sevinmiştim çünkü hem Çandır'ı çok merak ediyordum, hem de oluşturduğumuz topluluk hayatının deneyimlendiği yerin havasını sonlarından da olsa soluyacaktım. 

Çandır, Dalyan'a bağlı organik tarımın yapıldığı, bolca nar, portakal ve limon ağaçlarının olduğu, cennetten bir köşe diyebilirim. Köy, Muğla'nın ilk organik köyü olma ünvanını taşıyormuş ayrıca. Çandır'a ulaşım bilinenden biraz daha farklı seyrediyor. Şöyle ki, Dalyan'a vardıktan sonra çay bahçelerinin bitiminden sandallarla karşıya geçiliyor ve gerisinde köye ulaşmak için yaklaşık 3 km'lik yol için genellikle motor tercih ediliyor. Bu durum köylü için nasıldır bilemiyorum tabi. Sandalla karşıya geçtikten sonra motorlu bir köy sakini beni köye kadar bıraktı sağolsun, çıkıyor işte gönlüme göre ne diyeyim. Köyün merkezine vardığımda ilk dikkatimi çeken caminin yanındaki yaşlı bir zeytin ağacı oldu. Göz göze geldik, sustuk uzun uzun baktık birbirimize. Zeytin Ağacı'nın üzerinde şöyle yazıyordu "Sizden önce de buradaydım, sizden sonra da burada olacağım." Ey kadim ağaç merhaba, aldım selamını, hoş bulduk can dost. 


Zeytin Ağacı

Zeytin Ağacı'nın yanında Emre'nin yan evinde yaşayan Gülengül'ü bekliyorum, beni motorla almaya geleceği için seviniyorum. Biraz yorulmuşum doğrusu ve sırtımda kocaman bir çantayla yokuş çıkmak zor geliyor. Ev, köyün en sonunda, göl manzaralı, tepelik  bir yerde. Eve yerleştikten sonra Gülengül beni yemeğe davet ediyor. Gülengül'ün dolabının üzerinde gördüğüm tahtanın üzerine işlenmiş Şahmeran desenli magneti görünce içimi bir heyecan kaplıyor. Mardin'den olduğunu anlıyorum hemen, çünkü Mardin'in ara sokaklarında onları yapan amcayla tanışıp sohbet etmiştik. Hemen muhabbet açılıyor Mardin'den, Diyarbakır'dan sonra. Gülengül de gitmiş oralara ve ikimizi de Mezapotamya'nın ne kadar çok çektiğini fark ettik. Yemekte ve ardından içtiğimiz kahve faslında hikayelerimizi paylaşıyoruz. Gülengül'ün yazar olduğunu öğreniyorum. Yıllar önce İstanbul'dan çıkıp köye yerleşiyor ve hayallerindeki taş evi yapıyor, bunu anlattığı bir kitabı "Masalları Erkekler mi Yazar Anne?, taş evi yanınca bir kazak bir pantolon kaldığı olayı anlattığı bir kitabı "Küllerinden Doğan Ben Oldum" ve Yeni Zelanda'da yaşadığı zamanları anlatan "Bazen Uzaklaşmak Gerekir Yakınlaşmak" isimli bir kitaplarından bahsediyor. Şimdilerde ise bir ailenin soy ağacını araştırdığı bir kitap üzerine çalışıyor. Bir ailenin köklerine doğru yapılan yolculuk, zorlukların içinden çıkıp içindeki neşeyi hep korumayı bilen bir kadın, aile sırları, kitabı yazarken karşılaşılan ilginç olaylar. Anlattıkça ilgimi çekiyor, kitabın bitmesini bekliyorum merak ile:)

Yorgunluktan da olsa gerek yemeğin ağırlığı çöküyor üzerime ve mezapotamya sohbeti heyecandan dilimi döndürüyor. Söyleyeceklerimi unutuyorum, neyse sonra söylerim deyip dinlenmek için eve geçiyorum. Çandır'da da Turgut'ta olduğu gibi her sabah nefes, meditasyon ve yoga ile güne başlıyorum. Evin önünde bir platform var, önüm alabildiğine orman ve ardından görünen su birikintisi. An'da kalmanın nasıl bir şey olduğunu ara ara yaşardım da, bahsettiğim platformun üzerinde geçirdiğim anlarda gerçekten an'da olduğumu idrak ettim. O zaman ağaçlar, kayalar, kuşlar hep konuşmaya başladı benimle. Hepsinin ruhunu hissettim içimde. Zihin sakin, berrak, her şey bir bütün halinde. Egzersizlerden sonra Göl'ün kıyısına varıp gölün sularını bedenime sürüyorum ve göldeki sucul yaşamı izlemeye koyuluyorum. Yengeçlerin, yosunların ve suyun hareketlerini, canlılar arasındaki bağı yine kitabi bilgilerin ötesinde gönül gözüyle seyretmenin keyfine doyamıyorum. Göl'den eve giden farklı yolları keşfe çıkıyorum. Bir yol var ki beni çok etkiliyor, iki yanı ağaçlarla kaplı, asmadan köprülerin olduğu, nar çiçeklerinin yere serpildiği ıpıssız bir yol. Oturuyorum yolun ortasına, nar çiçeklerinin yamacına, alıp incelemeye koyuluyorum çiçekleri. Çiçeğin kaygan çanak şeklindeki dış kısmı ve içindeki binlerce erkek organı, bunların arasında gizlenmiş dişi organı beni büyülüyor. İçimdeki dişi canlanıyor, ne kadar da biriz diye geçiriyorum içimden. Rahim, polenler, döllenme, çiçekten meyveye dönme, benzer döngüler. Zaman-mekan algım alt üst olduğundan ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum nar çiçekleriyle. Asmadan köprünün altından geçerken başka bir boyuta geçiyormuş gibi hissettim doğrusu. Bu yol için bir de şiir yazdım. 



Nar Çiçekleri


Şiirli yol 


Yollara serpilmiş nar çiçekleri

Köyün yollarıyla biraz halleştikten sonra bir gün köyün yakınındaki Kaunos antik kentine gittim. Yürüyerek keşif yap yapa, yoluma çıkan kaplumbağalara selam vererek antik kente ulaştım. Kaunos, 2 bin 400 yıllık kaya mezarları, 5 bin kişilik bir tiyatro ve Demeter Kutsal Tapınağı'nın olduğu bir liman kenti. Zaten girer girmez kentin enerjisi beni çekiyor kendine. Merak ve heyecan ile kenti gezmeye başlıyorum . Taşların arasından çıkan bitkiler, taştan çemberler, amfi tiyatroda dans etmelerim, gölün kıyısına yaklaşırken üzerilerine basmamak için sek sek oynadığım binlerce minik kurbağa sahneleriyle yine harikalar diyarı boyutuna geçtiğimi anlıyorum:) Antik kentleri dolaşırken hep o dönemlerde yaşadığımı hayal ederim. Böylece kentin ruhunu daha çok hissediyorum, birlik oluyor yine o zaman da taşlarla, kurbağalarla ve tiyatroyla. Kaunos ile ilgili araştırma yaparken Kaunos'ta kadınların bir araya gelip bazı kutlamalar ya da ritüeller yaptıklarını öğreniyorum. Selam olsun Demeter sana, selam olsun Anadolu'nun tüm Tanrıçaları sizlere, selam olsun içimdeki tanrıçaya. Hava kararmaya yüz tutunca antik kent gezime son verip köyün yolunu tutuyorum yeniden. 



                  Kaunos Antik Kenti'nin uzaktan görünümü

                       
                       Kaunos Antik Kenti'nde bir çember

İlk günler biraz köyü keşfettikten sonra diğer günler eve çekilme zamanları başladı. Evin kütüphanesinde okumak istediğim kitapları görünce çok sevindim, Metin Hara-Yol ve Eckhart Tolle-Şimdi'nin Gücü kitaplarıyla haşır neşir bir hayli zaman geçirdim. Metin-Hara'nın Yol kitabındaki oldukça basit nefes, enerji ve meditasyon çalışmalarını günlük hayatıma kattım. Eckhart Amca ile zihnimi gözlemleyip anda kalmanın keyfine vardım. Evde kalmak bile öyle keyifliydi ki Çandır'da, evdeki türlü baharatları ve bitki çaylarını keşfetmek, bitki yağlarıyla kendime masaj yapmak, evin sahibi Güllü teyzeden aldığım peynir ve yumurtaların tadına varmak gerçekten muhteşemdi. Birkaç günün sonunda Gülengül merak etmiş olacak ki geldi ve dışarı çıkmayı teklif etti, ben de artık çıkma vakti deyip bu daveti kabul ettim, köyde keyifli bir yürüyüş  yaptık ve Mehmet Varol'un Kültür Evi'nin çay bahçesinde çay ve nar suyu içtik. Mehmet Amca, uzun yıllar boyunca kendi çabalarıyla yörük kültürüne ait bir sürü eşya toplamış. Bu eşyaları da bir sergi haline dönüştürerek bir müze oluşturmuş. Yörük kültürünü, çadırlarını, mutfak eşyalarını tanıtırken Mehmet Amca'nın gözlerindeki heyecanı görmek beni de heyecanlandırdı. Bu topraklar zenginliğiyle beni her defasında hayrete düşürüyor. Keşfedilecek, dinlenecek, anlatılacak ne kadar çok hikaye var buralarda. Kültür Evi'ndeki müzeyi ücretsiz gezebiliyor, tuvaletlerini ücretsiz kullanabiliyorsunuz, Mehmet Amca için burası gönülden bir hizmet evi. 


Çandır'da tek başıma geçirdiğim günlerden sonra Ankara'dan arkadaşım Elçin'in gelmek istediğini haber alıyor ve hayhay diyorum. İçimden artık dostlarla da paylaşma zamanı dediğim anlarda evin kalabalıklaşacağını öğrenince seviniyorum. Elçin geliyor, ardından çok geçmeden Likya yolu çalışmasını bitirip Emre çıkageliyor. Evi birden bir şenlik havası alıyor. Tahinli pekmezli, susamlı, binbir baharatlı Çandır kahvaltıları, kahvaltı sonrası muhabbetler, sessizlik, dertleşmeler, Emre'nin çayının lezzeti, sinema gecesi, bir akşam ateş böcekleriyle birlikte ateş böceklerinin şarkısını söylemek, ardından Bülent Ortaçgil'in tüm şarkılarını sırayla dinlemek, dans etmek kalbimde yer eden anlardan. 

Ateşböcekleri demişken bir gece sabahları meditasyon yaptığım o platformda yıldızları izlerken birden önümde beliren ışığı görünce çok sevinmiştim. Bu bir ateş böceği olmalıydı. "Sen hiç Ateş böceği gördün mü?" dedim içimden ve enerjinin bir böceğin içinde ışığa dönüşümünü yine kitabi bilgileri atlayarak hem şaşkınlıkla hem de sevinerek izledim. 

Çıkınımda bir sürü an, bir sürü hediye ile Çandır'a veda etme zamanım geliyor. İçimden bir ses mekan değiştirme zamanımın geldiğini bildiriyor ve ben de eh artık düşeyim yollara diyorum. Böyle bir günde Emre beni motorla Dalyan'a bırakıyor birlikte bir çay bahçesinde oturuyoruz, sessizlikte defterimize yazılarımızı yazıyoruz. Çandır Candır Topluluğu'nun deneyimlerinin geçtiği, arkadaşlarımın yaşadığı evin ve mekanın havasını soluduğum, Gülengül'ün sen yola çıkmışsın deyip pazar alışverişimi yaptığı, Emre'nin dingin yüzüne tanıklık ettiğim, Şimdi'de kalma gücünü doyasıya tattığım, yaratıcılığımın ifade bulmasına izin verdiğim, para ile olan ilişkimi bir kez daha sorguladığım Çandır günlerine veda edip yeni bir durağa doğru yola çıkıyorum. Burada emeği olan tüm canlara sonsuz şükranlarımla. Ayıca Burcu ve Begüm'ün bitki yağlarından bana hediye ettikleri yağlar için de çok teşekkürler.

Emre'nin şehirden kırsala yerleşmesini ve bu süreçte yaşadığı deneyimlerini anlattığı "Yeni'ye Doğru" adında bir kitabı var, bir de blogu http://icimdensohbetler.blogspot.com.tr/ Blogunda kitabıyla ilgili detaylı bilgileri bulabilirsiniz. Yeni Dünya'nın kapılarını aralayacağız hep birlikte buna inancım artık sonsuz:)


Nar çiçekli yolda yazdığım şiir:

Çandır Günlükleri

Var oluşun ortasında Aniden bir yol beliriyor önümde
Kimselerin uğramadığı
An-ı daimde, sırrı kadimde, gizlisi içimde bir yol
Giriyorum yola sükunet içinde
Attığım her adımda bir ağaçla selamlasiyor
Bir bitkinin damarlarına süzülüyor
Bir kuşun dilindeki ezgiye karışıyorum
Yolun ortasına serpilmiş nar çiçeklerini görünce duruyorum
Alıyorum elime narin doğumuna tanık oluyorum
Çiçeğin şekli bir kase misali, teni kadife yumuşaklığında
çinde binlerce erkek organin arasına gizlenmiş dişi
Nar çiçeği rahmime açılan kapı
Nar çiçeği hac yolculuğu dişiliğimin
Nar çiçeği soluk alış verişleri Aşkın
Nar çiçeklerini usulca bırakıp devam ediyorum yola
Karsima asma ağacından yapılmış bir köprü çıkıyor
Yolda açılan türlü türlü kapılar
Kapıdan geçiyorum
Yavaş yavaş siliniyor adımlarım
Sonrası yepyeni bir dünya
Burcu




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hindistan'da Tek Başıma ilk Tren Yolculuğum

Hindistan Aşkı Üzerine Karalamalar

Yalova Dergah