Bozkırı Sevmek Üzerine
Karşımda uzayıp giden tarlalar rengarenk kumaşların birleştirilmesiyle yapılan kırkyamaları andırıyor. Her biri farklı şekilde, büyüklükte ve renkte. Kimisi sarı, kimi yeşil, kimi kızıl...Altlarından uzayıp giden Kızılırmak...Kızılırmak boyunca iğde, söğüt, kavak ağaçları ve kamışlar bir yol yapmışlar ki, içinde yürümeye doyum olmuyor. Irmağın sol yamacında ise kıvrım kıvrım olmuş tepeler...Tepelerin hemen altında üzüm bağları...Tam da bu sıralar bağ bozum zamanı. Hemen yanı başımda ise kuru patlıcan, bamya, kabak ve biberler...Rüzgar estikçe tıngır mıngır sallanıyorlar. Doğal olarak müziğin ritmine katılıyorlar onlar da. Bir yandan asma yapraklarının salınışı, öte yandan sarmaşıkların çıkardığı hışırtılar...Gün battı, soğuk soğuk yel esiyor. Güz kapıda, tüm köy kışlık yiyeceklerini hazırlamakla meşgul şu sıralar. Bu yüzden komşular bile birbirleriyle görüşemiyorlar neredeyse. Sabah erkenden kalkıp gün batımına kadar el birliğiyle işler yapılıyor.
Bugün gözleme ve salça yaptık. Domateslerin salça haline dönüşmesi, unun leziz gözleme haline gelmesine tanık olmak ve bu süreçlerin içinde yer almak yüreğimi okşuyor. Önceden beri tanık olmuşluğum vardır, lakin ne ben o zaman şimdiki bilinçteydim ne de o domatesler bu domateslerdi:) Ergen bir kendini beğenmişlik tavrıyla işlere fazla yanaşmaz, of yine mi köy ve köy işleri diyerek burnumu kıvırırdım. Şimdi de hiç köy görmemiş, köy hayatını tatmamış ama şehirden köye göç edenlere özeniyorum ya bir de. Hayatım özenme ile geçmiş haberim yok:) Öpöz köylüyüm ya ben:)
Köyüm Ankara'ya çok yakın, yaklaşık bir buçuk iki saatte bir kısmı toprak bir kısmı asfalt yoldan rahatça Hamzalı'ya ulaşabilirsiniz. Tıpkı diğer köyler gibi çoğu otantik özelliğini yitirmiş, daha çok emeklilerin uğrak mekanı haline gelmiş kasabamsı bir halde. Yine de hala doğal ürünler yetişiyor ve bu ürünlerden erzak yapılıyor. Bir köyüm var benim, köyüm Ege'de ya da Akdeniz'de değil. Orta Anadolu'nun göbeğinde. Öyle ormanlar ve deniz yok ama burada da kıpkırmızı topraklar, gelin kayaları, Otluseki, Topraklık, Kızılırmak var. Elbette orman, deniz havası başkadır, ama bozkır havası da başkadır hani:)) Ayrıca, bozkırların da zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip olduğunu belirtmek isterim. Burada orman, deniz ekosistemleri ile bozkır ekosistemlerinin bir karşılaştırmasını yapmak gibi bir niyetim yok. Daha çok bozkırın yeşile ve maviye oranla neden çok fazla tercih edilmediğini araştırıyorum kendimce.
Bizim buralarda da köylü pazarı kuruluyor. Lakin buralarda öyle zeytin, şeftali, muşmula vb. gibi meyveler bulmanız tahmin edeceğiniz üzere pek olası değildir. Buralarda bolca buğday, domates, patlıcan, biber, kavun, karpuz ve üzüm bağları bulunur. Buralarda zeytinyağı ve nar ekşisi yapılmaz. Bunun yerine tarhana, bulgur, yufka ekmeği, salça, rakı ve şarap yapılır. Buralarda göreceğiniz manzara uzayıp giden tarlalar ve kırmızı topraklar...Aralarında kalmış tek tük ağaçlar...Buralarda ormandaki gibi her yana dağılmış devasa bitkileri görmeniz de pek olası değildir. Bunun yerine buğday tarlalarının arasındaki gelincikleri, papatyaları veyahut endemik bir bitki gördüğünüzde (tanıyorsanız) sevinirsiniz. Ayrıca bir kayayı incelerken gördüğünüz bir fosil (Tetis Denizi'nden miras) ya da Hitit'ler zamanından kalma olabileceğini tahmin ettiğiniz eski yerleşim yerleri gibi sürprizlere de hazırlıklı olun.
Ayrıca bizim buralarda ay ve gün batımlarının seyrine de doyum olmuyor söyleyeyim. Ben hayatımda hiç böyle (nasıl:) ay batımı izlememiştim. Ayın doğuşu, sonra yerini değiştirmesi, renginin gittikçe koyulaşması gibi döngülerin an be an gözlenebileceği bir ortam. Bir bakıyorum ay bulutların arasında bir bakıyorum çırılçıplak ortada. Bulutların arasındayken "Ay bulutun arasında" diye başlayan türküler eşliğinde ayı gözlemek heyecan verici. Ayın rengi gittikçe koyulaşıp kıpkızıl bir hale bürünüyor. Tıpkı güneşin batarken büründüğü renk gibi. Ay kıpkızıl olmuş haliyle tepelerin ardından yavaş yavaş kayboluyor. An be an dağların ardından yitişini izliyorum. Aslında yitmek derken bir sonraki gün için yeniden doğmak için dinlenmeye çekiliyor da diyebiliriz tabi.
Ayrıca bizim buralarda ay ve gün batımlarının seyrine de doyum olmuyor söyleyeyim. Ben hayatımda hiç böyle (nasıl:) ay batımı izlememiştim. Ayın doğuşu, sonra yerini değiştirmesi, renginin gittikçe koyulaşması gibi döngülerin an be an gözlenebileceği bir ortam. Bir bakıyorum ay bulutların arasında bir bakıyorum çırılçıplak ortada. Bulutların arasındayken "Ay bulutun arasında" diye başlayan türküler eşliğinde ayı gözlemek heyecan verici. Ayın rengi gittikçe koyulaşıp kıpkızıl bir hale bürünüyor. Tıpkı güneşin batarken büründüğü renk gibi. Ay kıpkızıl olmuş haliyle tepelerin ardından yavaş yavaş kayboluyor. An be an dağların ardından yitişini izliyorum. Aslında yitmek derken bir sonraki gün için yeniden doğmak için dinlenmeye çekiliyor da diyebiliriz tabi.
Burası bozkırın bağrında, Kızılırmak boylarında bir köy...Öyle olur ki bazen toprağın kızılı ırmağa karışır da gerçekten adı gibi kızıl çağlar bizim ırmak. Bazen de bir bakmışsınız boz bulanık olmuş suları...Yanına konuşmak için yaklaşmaya yeltendiğinizde bazen sakin sakin duyarsınız sesini, bazen de çağlayan sularına sizi de katıp götürebilir aman dikkat.
Bozkırda yeşili göremeseniz de kulaklarınızı bağlamanın tınısı, Neşet'in bozlakları doldurur. O zaman yüreğinizdeki buzullar erir, bozkırın sert iklimleri Ege'nin, Akdeniz'in iklimlerine döner. O yüzden şöyle derim ben, "Bozkırdan da aşıklar yeşerir, çünkü bozkırı sevmek yürek ister." Oysa bozbulanık çağlayan deli bir ırmağı, bazen bir ağaç görsem yahu diye içinizden geçirdiğiniz uzayıp giden toprakları (görece) sevmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de neden şehirlerden köylere göç etme furyasında bozkırların tercih edilmediğini düşündüm. Ve öğrendim ki köyümüze de emekli tayfası dışında yeni yeni göçler oluyormuş. Tabi bunlar kendi ata topraklarına yerleşen insanlar, dışarıdan gelenler olduğunu hiç duymadım. Bu seçimlerin sosyo-kültürel yapı vs. gibi bir sürü dinamikle ilgili olduğunu biliyorum ve tabi ki herkes nereye istiyorsa oraya yerleşsin. Lakin son sözüm yine: "Bozkırı sevmek yürek ister."
Bozkırda yeşili göremeseniz de kulaklarınızı bağlamanın tınısı, Neşet'in bozlakları doldurur. O zaman yüreğinizdeki buzullar erir, bozkırın sert iklimleri Ege'nin, Akdeniz'in iklimlerine döner. O yüzden şöyle derim ben, "Bozkırdan da aşıklar yeşerir, çünkü bozkırı sevmek yürek ister." Oysa bozbulanık çağlayan deli bir ırmağı, bazen bir ağaç görsem yahu diye içinizden geçirdiğiniz uzayıp giden toprakları (görece) sevmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de neden şehirlerden köylere göç etme furyasında bozkırların tercih edilmediğini düşündüm. Ve öğrendim ki köyümüze de emekli tayfası dışında yeni yeni göçler oluyormuş. Tabi bunlar kendi ata topraklarına yerleşen insanlar, dışarıdan gelenler olduğunu hiç duymadım. Bu seçimlerin sosyo-kültürel yapı vs. gibi bir sürü dinamikle ilgili olduğunu biliyorum ve tabi ki herkes nereye istiyorsa oraya yerleşsin. Lakin son sözüm yine: "Bozkırı sevmek yürek ister."
Ve son olarak köyden biraz fotoğraflar:
Yorumlar
Yorum Gönder